Yöneticilik, liderlikten ayrı tutulamaz!

“Büyük resmi unutma, odaklan, vizyonunu ortaya koy” gibi içi boş, beylik laflarla kafanızı şişirmeyeceğim çünkü lafla peynir gemisi yürümez. Bunun yerine iş dünyasını veba gibi sarmış iki kötü iş yapış anlayışından nasıl kurtulabiliriz, onu konuşmak istiyorum. Bundan kurtulabilelim ki önemli olana odaklanma fırsatımız olsun…


İlki şu: Genel olarak kabul gören iş yapma biçimlerinin başında, sorumluluk alanımızı olabildiğince geniş tutmak geliyor. Daha fazla görev üstlendikçe, daha fazlasını başardığımızı, performansımızı artırdığımızı ve işin geneline daha hâkim olduğumuzu düşünüyoruz.


Bu yaklaşım, baştan aşağı yanlış! Bunun yerine, odaklanmanın, belirli seçimler yapmanın önemini birçok değerli iş düşünürü dile getirmiş vaziyette. Literatür, bu ve benzeri kitaplarla dolu. Ancak, sadece seçim yapmak tek başına yetersiz. Yapmış olduğunuz seçimle işiniz bitmiyor, seçtiğiniz konuya takıntı derecesinde vakit ayırmanız gerekiyor. Çünkü eğer sadece daha az işe odaklanmayı seçerseniz, daha az iş yaparsınız. Daha az iş yaparak, başarı elde edemezsiniz. Çünkü siz hayattaki tek amacı yumurtlamak olan bir tavuk değilsiniz!



Morten T. Hansen’in “Great at Work” adlı kitabının temelini oluşturan 5.000 profesyonelin katıldığı araştırmada, belli başlı seçimler yapıp, bu seçimler üzerinde takıntıya yakın derecede çalışan insanlar, en başarılı yüzde 25’lik kesimi oluşturuyor.


Bunun yanı sıra, artık hiçbirimizin her şeye aynı anda yetebilmesi mümkün olmadığı gibi, yaptığımız işi de ortalama kalitede yapma gibi bir lüksümüz yok. 1990’larda kalan iş yapış zihniyetiyle şirketi büyütmek, kariyer basamaklarını tırmanmak, inovasyon yapmaya çalışmak veya iş kurmak zar atıp düşeş gelmesini beklemek ile eşdeğer.


Onu da yapalım, bunu da yapalım derken hiçbir şey yapamama riskine “inceldiği yerden kopma riski” adını veriyoruz. Bu riskin yanında bir de “karmaşıklık riski” de var. Yönetmek zorunda kaldığınız olayların kendisi zaten yeterince karmaşık, bir de kendi aralarındaki ilişkileri de yönetmeye kalktığınızda olay yönetilebilir olmaktan çıkıyor.




Bütün bunların üzerine, bir de çok çalışma fenomeni ya da Malcolm Gladwell’in Outliers adlı kitabında dünyaya tanıttığı 10.000 saat kuralı eklendiğinde işler iyice karmaşıklaşıyor. Araştırmalar gösteriyor ki tek başına çok çalışmak belirli bir seviyeden sonra fayda değil, zarar getiriyor.


Yapılan araştırmaya göre, eğer haftada 40 saatten daha az çalışıyorsanız yeteri kadar yüksek performans göstermiyorsunuz demektir. Bu rakam 50-55 saatlere çıktığında ise optimal performansa erişme şansınız oldukça artıyor. Peki, 60-65 saat ve üzerine çıktığında ne oluyor dersiniz?


Beklenenin aksine, performans kısa vadede aynı kalsa ve hatta az bir artış gösterse de yaklaşık 45 günden sonra hızla düşüyor.


Peki, bu işin bir çaresi yok mu?


Var. Yönetmek!


Bu da bizi ikinci kötü iş yapış biçimine getiriyor…



Son yirmi yıldır yönetici olmanın ne kadar banal bir şey olduğunu, esas önemli hususun lider olabilmek olduğunu artık ezberledik. Az önce bahsettiğim etrafı saran esas veba salgını bu işte. Dinlediğimiz, okuduğumuz başarı hikâyeleri hep Süpermen kıvamındaki liderler hakkında. Steve Jobs ve diğerleri. Vizyon sahibi olmak her şeyin çözümü. Hâlbuki bu tek boyutlu hikâyelerde anlatılmayan, çünkü anlatılması hiç de heyecan verici olmayan bir unsur var, o da iyi bir lider olmak için öncelikle iyi bir yönetici olma zorunluluğu.

Yönetmek demek, seçim yapmak ve bu seçimlerin sonuçlarını idare etmek demektir.


Fakat yönetici olmak, söylendiği kadar kolay bir şey değil…


Öncelikle kendinizi yönetmeniz gerekiyor. Zamanını yönetemeyen, duygularını yönetemeyenlerin iş yapma şansı yok. Sonra, işinizin tüm unsurlarını yönetmeniz gerekiyor. İşinizin tüm unsurları derken, çalıştığınız iş ortaklarınız, tedarikçileriniz ve sosyal paydaşlarınızdan bahsediyorum. En sonunda da ekibinizi yönetmeniz gerekiyor.

Unutmayın, ölçemediğiniz şeyi yönetemezsiniz. Ekibi yönetmenin en önemli ölçüt kriteri, tek başına performans olamaz. Eğer sadece performans ölçerek yönetirseniz, işler iyi gitmediğinde çözümü bulma yükü sadece sizin omuzlarınıza kalacaktır. Bu da yukarıda bahsettiğim, büyük resmi kaçırmanıza sebep olacaktır. Sürekli yangın söndürmekten kafanızı kaldıramaz hale geldiğinizde, binanın çoktan kül olduğunu fark etmek için çok geç olabilir.

Performans ölçümü yapmaya başlamadan önce işe kimlerle yola çıkacağınızın kararını verin ve beklentileri önceden belirleyin.


Literatürde buna “accountability” yani hesap verebilirlik deniyor. Hesap verebilirliğin de temel prensibi, “Ulaşamadığımız sonuçlardan kim sorumlu” anlayışından “İstenilen sonuçlara ulaşmak için sorumlu kim? anlayışına ulaşmakta yatıyor.


Ve hiçbir zaman unutmayın ki bu anlayışı kurumunuzda yerleştirmenin tek sorumlusu sizsiniz!


Esenlikle kalın.


Can Papuççuoğlu

Kurucu & CEO

The experience agency


T. + 90 532 261 6774

E. can@deneyimajansi.com

W. www.deneyimajansi.com



The experience agency der ki:


- Ben bir liderim, yöneticilik benim işim değil anlayışını derhal bırakın.

- Yönetimin sadece seçim yapmaktan ibaret olduğunu düşünmeyin. Seçiminizin üzerine takıntı derecesinde çalışmak gerektiğini unutmayın.

- Yüksek performans göstermek için çok çalışmak tek başına yeterli değil, verimliliği de unutmamanız gerekiyor.

- Verimli olabilmek herkesin sorumluluğu. Ancak, herkesin sorumlu olduğunu bilmesi sizin sorumluluğunuz!

212 görüntüleme

İstanbul, Türkiye

©2019 by The experience agency.